Uzm.Ecz.Tuğba HÜNKAR
Köşe Yazarı
Uzm.Ecz.Tuğba HÜNKAR
 

NEDEN HEPİMİZİN D VİTAMİNİ EKSİK ?

Neden Hepimizin D Vitamini Eksik? Türkiye’de yaşayıp da D vitamininin eksik olması biraz ironik değil mi? Güneşten bol bol yararlanabilen bir ülke olduğumuz bir gerçek. Ama eczanede hastalarımın tahlillerine bakıyorum, yakınlarımdan duyuyorum, hatta kendimden de biliyorum ki konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: “D vitamininiz düşük.” İnsan ister istemez soruyor: Biz bu güneşi tam olarak ne yapıyoruz? Çünkü görünüşe bakılırsa güneşli bir ülkede yaşıyoruz ama güneşle pek görüşmüyoruz. Sabah evden çıkıyoruz, arabaya biniyoruz. Arabadan inip kapalı bir binaya giriyoruz. Akşam yine arabayla eve dönüyoruz. Güneşi görüyoruz aslında ama daha çok camın arkasından. Sonra yaz geliyor. Bu kez de yıllardır öğrendiğimiz ve aslında büyük oranda doğru olan başka bir şey devreye giriyor: Güneşten korun. Şapka, gölge, güneş koruyucu… Bunların hepsi önemli; çünkü cildimizi güneşin zararlı etkilerinden korumamız gerekiyor. Ama sonuçta ortaya biraz tuhaf bir tablo çıkıyor. Güneşin bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz, güneşten korunuyoruz, günün büyük kısmını kapalı alanlarda geçiriyoruz ve sonra kan tahlilinde D vitaminimizin düşük çıkmasına şaşırıyoruz. Üstelik mesele sadece güneşe çıkmak da değil. Yaş ilerledikçe derinin D vitamini üretme kapasitesi azalabiliyor. Fazla kilo kandaki D vitamini düzeylerini etkileyebiliyor. Bazı bağırsak hastalıklarında emilim sorunları yaşanabiliyor. Karaciğer ve böbrek hastalıkları D vitamini metabolizmasını etkileyebiliyor. Sözün kısası, “Ben güneşe çıkıyorum, benim D vitaminim düşük olamaz” diye bir denklem yok. D vitamini sentezleyebilmemiz için güneşten gelen UVB ışınlarına ihtiyacımız var. Burada kritik olan yalnızca “Güneş var mı?” sorusu değil, güneş ışınlarının bize hangi açıyla ulaştığı. Güneş gökyüzünde ne kadar yükselirse UVB ışınları atmosferde o kadar kısa yol kat ediyor ve derimize ulaşabilen UVB miktarı artıyor. Güneş ufka yaklaştığında ise ışınlar atmosfer içinde daha uzun yol alıyor ve D vitamini sentezi için gerekli UVB’nin daha büyük bölümü süzülüyor. Bu nedenle sabahın çok erken saatlerinde ya da akşama doğru güneşin sıcaklığını gayet güzel hissedebiliriz ama D vitamini açısından aynı verimi alamayabiliriz. Türkiye yaklaşık 36–42 derece kuzey enlemleri arasında. Güncel Türkiye konsensüsüne göre ciltte anlamlı D vitamini sentezi esas olarak nisan başı ile eylül sonu arasında gerçekleşiyor; güney bölgelerde bu dönem biraz daha uzun olabiliyor. Özellikle güneşin yükseldiği yaklaşık 10.00–16.00 saatleri arasında UVB açısından daha avantajlıyız. İşte burada küçük bir paradoks var. Bir taraftan “Öğlen güneşinden kaçının” diyoruz, diğer taraftan D vitamini sentezi açısından en etkili UVB tam da güneşin yükseldiği saatlerde geliyor. Demek ki çözüm güneşten tamamen kaçmak da değil, öğle güneşinde saatlerce korunmasız kalmak da değil. Özellikle ilkbahar ve yaz aylarında kol ve bacak gibi daha geniş deri yüzeylerinin, kişinin cilt tipine göre yaklaşık 15–30 dakika kadar güneş görmesi D vitamini sentezine katkı sağlayabilir. Amaç bronzlaşmak ya da cildi kızartmak değil; kısa ve düzenli bir UVB maruziyeti sağlamak. Çünkü aynı UVB ışınlarının aşırı maruziyette güneş yanığına ve cilt kanseri riskine de katkıda bulunduğunu unutmamak gerekiyor. Yani güneşin de ilacı gibi dozu var. Finlandiya bu konuda ilginç bir örnek. Bizden çok daha az güneş alan bir ülke olmasına rağmen D vitamini eksikliğini yalnızca “insanlara takviye verelim” şeklinde çözmeye çalışmamışlar. 2003 yılında süt ve süt ürünleriyle sürülebilir yağların D vitaminiyle zenginleştirilmesine başlamışlar; 2010 yılında ise bu miktarları artırmışlar. Sonraki yıllarda toplumun ortalama D vitamini düzeylerinde belirgin bir yükselme görülmüş. Yani Finlandiya güneşi artırmadı; gıdanın içindeki D vitaminini artırdı. Bence buradaki asıl ders şu: Finlandiya’nın problemi güneşin gerçekten yetersiz olmasıydı ve bunu bir halk sağlığı meselesi olarak ele aldı. Türkiye’de ise güneş açısından çok daha avantajlı olduğumuz halde modern yaşam biçimi, kapalı alanlarda geçirilen uzun saatler, kilo, beslenme ve güneşten korunma alışkanlıkları nedeniyle aynı sorunu yaşamaya devam ediyoruz. Peki “D vitaminim düşük” dediğimizde aslında neyi kastediyoruz? Kanda genellikle 25-hidroksi D vitamini, yani 25(OH)D ölçülüyor. Ama burada da düşündüğümüz kadar net bir siyah-beyaz çizgi yok. Bazı uluslararası değerlendirmelerde 12 ng/mL’nin altı belirgin eksiklik riski, 12–20 ng/mL arası yetersizliğin düşünüldüğü bölge, 20 ng/mL ve üzeri ise çoğu sağlıklı insan için yeterli kabul ediliyor. Türkiye’de 2026 yılında yayımlanan güncel konsensüs ise 20 ng/mL’nin altını eksiklik, 12 ng/mL’nin altını ciddi eksiklik olarak tanımlıyor; 20–50 ng/mL arasını tedavide hedef bölge olarak değerlendiriyor. Aynı konsensüste 30–50 ng/mL aralığı, kemik dışındaki etkiler açısından da yeterli bir bölge olarak tanımlanıyor. Ancak son yıllarda özellikle fonksiyonel tıp yaklaşımını benimseyen bazı uygulayıcıların 40–60, hatta 50–80 ng/mL gibi daha yüksek değerlerden “optimal” düzeyler olarak söz ettiğini de görüyoruz. Peki hangisi doğru? Bence işin en tartışmalı ve en ilginç kısmı tam da burada başlıyor. Ben iki tarafın arasında daha temkinli bir yerde duruyorum. Çünkü bir değerin laboratuvarın “normal” sınırında olmasıyla, o değeri daha da yükseltmenin insana ilave sağlık kazandırdığının kanıtlanmış olması aynı şey değil. Ama öte yandan 20–21 ng/mL gibi sınırda bir değere bakıp “Tamamdır, yeterli” demek de her insan için bana fazla mekanik geliyor. Çünkü karşımızdaki yalnızca bir laboratuvar kâğıdı değil, bir insan. Yaşı, kilosu, kemik sağlığı, beslenmesi, güneşle ilişkisi, bağırsaklarından emilimi, böbrek fonksiyonları, kullandığı ilaçlar ve kronik hastalıkları var. Örneğin 18 yaşında ve 65 yaşında iki kişinin D vitamini değerinin 35 ng/mL olduğunu düşünelim. Laboratuvar açısından ikisinin de serum 25(OH)D düzeyi aynıdır. Ama iki kişinin D vitamini açısından taşıdığı riskler aynı değildir. Yaş ilerledikçe derinin D vitamini sentezleme kapasitesi azalabilir; böbrek fonksiyonları, kalsiyum-PTH dengesi, kemik sağlığı ve bağırsaktan kalsiyum emilimi gibi D vitamini sisteminin diğer parçaları değişebilir. Bu nedenle “İkisinin de değeri 35, o halde mesele tamamen aynı” demek fazla basit olur. Ama buradan “65 yaşındakinin D vitamini mutlaka 50 olmalı, 18 yaşındakine 30 yeter” sonucunu da çıkaramayız. Çünkü günümüz bilimsel kılavuzları yaşa göre böyle kesin hedefler tanımlayacak kadar güçlü klinik kanıta henüz sahip değil. Kilo ise başka bir önemli değişken. Özellikle obezitede D vitamini daha geniş bir vücut hacmine ve yağ dokusuna dağıldığından, aynı miktarda kullanılan D vitamini serum 25(OH)D düzeyini daha az yükseltebilir. Bu nedenle obezitesi olan kişilerde gerekli takviye miktarı farklılaşabilir. İşte bütün bunlar bana D vitamini konusunda tek bir rakama saplanmamamız gerektiğini düşündürüyor. Benim çıkaracağım sonuç şu: D vitaminimizi ne ihmal edelim ne de bir yarışa çevirelim. Sağlıklı ve hiçbir risk faktörü olmayan herkesin her yıl mutlaka D vitamini ölçtürmesi gerektiğini söylemek bugün için bilimsel olarak doğru değil. Ancak ileri yaş, osteoporoz veya kırık riski, obezite, emilim bozukluğu, bazı kronik hastalıklar, D vitamini metabolizmasını etkileyen ilaçların kullanımı ya da eksikliği düşündüren klinik bir durum varsa ölçüm çok daha anlamlı hale geliyor. Ölçüm yapılmışsa da yalnızca rakama değil, insana bakalım. Ben kişisel olarak 30–50 ng/mL civarındaki bir değeri, eksiklik bölgesinden rahatça uzaklaşmış ama gereksiz yüksekliğe de çıkmamış makul bir alan olarak görüyorum. Bunun herkes için zorunlu bir hedef olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Çünkü D vitamininde amaç 60’ı, 70’i, 80’i görmek değil. Amaç yeterli olmak. D vitamini önemli. Kemik ve kas sağlığındaki rolü tartışılmaz. Bağışıklık sistemi ve farklı hastalıklarla ilişkisi üzerine de çok sayıda çalışma var. Ama önemli olması, onu bütün yorgunluklarımızın, bütün ağrılarımızın ve bütün sağlık sorunlarımızın tek açıklaması haline getirmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ne eksikliğini küçümseyelim ne de D vitaminini mucizeleştirelim. Belki de bu yazının sonunda elimizde tek bir rakamdan daha değerli bir fikir kalmalı: Azı eksiklik olabilir, çoğu fazlalık olabilir. Sağlık çoğu zaman ikisinin arasındaki doğru dengeyi bulabilmektir. Sonrasını da biraz hekimimize, biraz bedenimize, biraz güneşe bırakıp hayatımıza devam edebiliriz. Mümkünse keyifle.
Ekleme Tarihi: 30 Ağustos 2026 -Pazar

NEDEN HEPİMİZİN D VİTAMİNİ EKSİK ?

Neden Hepimizin D Vitamini Eksik?

Türkiye’de yaşayıp da D vitamininin eksik olması biraz ironik değil mi? Güneşten bol bol yararlanabilen bir ülke olduğumuz bir gerçek. Ama eczanede hastalarımın tahlillerine bakıyorum, yakınlarımdan duyuyorum, hatta kendimden de biliyorum ki konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:

“D vitamininiz düşük.”

İnsan ister istemez soruyor: Biz bu güneşi tam olarak ne yapıyoruz?

Çünkü görünüşe bakılırsa güneşli bir ülkede yaşıyoruz ama güneşle pek görüşmüyoruz.

Sabah evden çıkıyoruz, arabaya biniyoruz. Arabadan inip kapalı bir binaya giriyoruz. Akşam yine arabayla eve dönüyoruz. Güneşi görüyoruz aslında ama daha çok camın arkasından.

Sonra yaz geliyor. Bu kez de yıllardır öğrendiğimiz ve aslında büyük oranda doğru olan başka bir şey devreye giriyor:

Güneşten korun. Şapka, gölge, güneş koruyucu…

Bunların hepsi önemli; çünkü cildimizi güneşin zararlı etkilerinden korumamız gerekiyor. Ama sonuçta ortaya biraz tuhaf bir tablo çıkıyor. Güneşin bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz, güneşten korunuyoruz, günün büyük kısmını kapalı alanlarda geçiriyoruz ve sonra kan tahlilinde D vitaminimizin düşük çıkmasına şaşırıyoruz.

Üstelik mesele sadece güneşe çıkmak da değil.

Yaş ilerledikçe derinin D vitamini üretme kapasitesi azalabiliyor. Fazla kilo kandaki D vitamini düzeylerini etkileyebiliyor. Bazı bağırsak hastalıklarında emilim sorunları yaşanabiliyor. Karaciğer ve böbrek hastalıkları D vitamini metabolizmasını etkileyebiliyor.

Sözün kısası, “Ben güneşe çıkıyorum, benim D vitaminim düşük olamaz” diye bir denklem yok.

D vitamini sentezleyebilmemiz için güneşten gelen UVB ışınlarına ihtiyacımız var. Burada kritik olan yalnızca “Güneş var mı?” sorusu değil, güneş ışınlarının bize hangi açıyla ulaştığı.

Güneş gökyüzünde ne kadar yükselirse UVB ışınları atmosferde o kadar kısa yol kat ediyor ve derimize ulaşabilen UVB miktarı artıyor. Güneş ufka yaklaştığında ise ışınlar atmosfer içinde daha uzun yol alıyor ve D vitamini sentezi için gerekli UVB’nin daha büyük bölümü süzülüyor.

Bu nedenle sabahın çok erken saatlerinde ya da akşama doğru güneşin sıcaklığını gayet güzel hissedebiliriz ama D vitamini açısından aynı verimi alamayabiliriz.

Türkiye yaklaşık 36–42 derece kuzey enlemleri arasında. Güncel Türkiye konsensüsüne göre ciltte anlamlı D vitamini sentezi esas olarak nisan başı ile eylül sonu arasında gerçekleşiyor; güney bölgelerde bu dönem biraz daha uzun olabiliyor. Özellikle güneşin yükseldiği yaklaşık 10.00–16.00 saatleri arasında UVB açısından daha avantajlıyız.

İşte burada küçük bir paradoks var.

Bir taraftan “Öğlen güneşinden kaçının” diyoruz, diğer taraftan D vitamini sentezi açısından en etkili UVB tam da güneşin yükseldiği saatlerde geliyor.

Demek ki çözüm güneşten tamamen kaçmak da değil, öğle güneşinde saatlerce korunmasız kalmak da değil.

Özellikle ilkbahar ve yaz aylarında kol ve bacak gibi daha geniş deri yüzeylerinin, kişinin cilt tipine göre yaklaşık 15–30 dakika kadar güneş görmesi D vitamini sentezine katkı sağlayabilir. Amaç bronzlaşmak ya da cildi kızartmak değil; kısa ve düzenli bir UVB maruziyeti sağlamak. Çünkü aynı UVB ışınlarının aşırı maruziyette güneş yanığına ve cilt kanseri riskine de katkıda bulunduğunu unutmamak gerekiyor.

Yani güneşin de ilacı gibi dozu var.

Finlandiya bu konuda ilginç bir örnek. Bizden çok daha az güneş alan bir ülke olmasına rağmen D vitamini eksikliğini yalnızca “insanlara takviye verelim” şeklinde çözmeye çalışmamışlar. 2003 yılında süt ve süt ürünleriyle sürülebilir yağların D vitaminiyle zenginleştirilmesine başlamışlar; 2010 yılında ise bu miktarları artırmışlar. Sonraki yıllarda toplumun ortalama D vitamini düzeylerinde belirgin bir yükselme görülmüş.

Yani Finlandiya güneşi artırmadı; gıdanın içindeki D vitaminini artırdı.

Bence buradaki asıl ders şu: Finlandiya’nın problemi güneşin gerçekten yetersiz olmasıydı ve bunu bir halk sağlığı meselesi olarak ele aldı. Türkiye’de ise güneş açısından çok daha avantajlı olduğumuz halde modern yaşam biçimi, kapalı alanlarda geçirilen uzun saatler, kilo, beslenme ve güneşten korunma alışkanlıkları nedeniyle aynı sorunu yaşamaya devam ediyoruz.

Peki “D vitaminim düşük” dediğimizde aslında neyi kastediyoruz?

Kanda genellikle 25-hidroksi D vitamini, yani 25(OH)D ölçülüyor.

Ama burada da düşündüğümüz kadar net bir siyah-beyaz çizgi yok.

Bazı uluslararası değerlendirmelerde 12 ng/mL’nin altı belirgin eksiklik riski, 12–20 ng/mL arası yetersizliğin düşünüldüğü bölge, 20 ng/mL ve üzeri ise çoğu sağlıklı insan için yeterli kabul ediliyor.

Türkiye’de 2026 yılında yayımlanan güncel konsensüs ise 20 ng/mL’nin altını eksiklik, 12 ng/mL’nin altını ciddi eksiklik olarak tanımlıyor; 20–50 ng/mL arasını tedavide hedef bölge olarak değerlendiriyor. Aynı konsensüste 30–50 ng/mL aralığı, kemik dışındaki etkiler açısından da yeterli bir bölge olarak tanımlanıyor.

Ancak son yıllarda özellikle fonksiyonel tıp yaklaşımını benimseyen bazı uygulayıcıların 40–60, hatta 50–80 ng/mL gibi daha yüksek değerlerden “optimal” düzeyler olarak söz ettiğini de görüyoruz.

Peki hangisi doğru?

Bence işin en tartışmalı ve en ilginç kısmı tam da burada başlıyor.

Ben iki tarafın arasında daha temkinli bir yerde duruyorum.

Çünkü bir değerin laboratuvarın “normal” sınırında olmasıyla, o değeri daha da yükseltmenin insana ilave sağlık kazandırdığının kanıtlanmış olması aynı şey değil.

Ama öte yandan 20–21 ng/mL gibi sınırda bir değere bakıp “Tamamdır, yeterli” demek de her insan için bana fazla mekanik geliyor.

Çünkü karşımızdaki yalnızca bir laboratuvar kâğıdı değil, bir insan.

Yaşı, kilosu, kemik sağlığı, beslenmesi, güneşle ilişkisi, bağırsaklarından emilimi, böbrek fonksiyonları, kullandığı ilaçlar ve kronik hastalıkları var.

Örneğin 18 yaşında ve 65 yaşında iki kişinin D vitamini değerinin 35 ng/mL olduğunu düşünelim.

Laboratuvar açısından ikisinin de serum 25(OH)D düzeyi aynıdır.

Ama iki kişinin D vitamini açısından taşıdığı riskler aynı değildir. Yaş ilerledikçe derinin D vitamini sentezleme kapasitesi azalabilir; böbrek fonksiyonları, kalsiyum-PTH dengesi, kemik sağlığı ve bağırsaktan kalsiyum emilimi gibi D vitamini sisteminin diğer parçaları değişebilir.

Bu nedenle “İkisinin de değeri 35, o halde mesele tamamen aynı” demek fazla basit olur.

Ama buradan “65 yaşındakinin D vitamini mutlaka 50 olmalı, 18 yaşındakine 30 yeter” sonucunu da çıkaramayız. Çünkü günümüz bilimsel kılavuzları yaşa göre böyle kesin hedefler tanımlayacak kadar güçlü klinik kanıta henüz sahip değil.

Kilo ise başka bir önemli değişken.

Özellikle obezitede D vitamini daha geniş bir vücut hacmine ve yağ dokusuna dağıldığından, aynı miktarda kullanılan D vitamini serum 25(OH)D düzeyini daha az yükseltebilir. Bu nedenle obezitesi olan kişilerde gerekli takviye miktarı farklılaşabilir.

İşte bütün bunlar bana D vitamini konusunda tek bir rakama saplanmamamız gerektiğini düşündürüyor.

Benim çıkaracağım sonuç şu:

D vitaminimizi ne ihmal edelim ne de bir yarışa çevirelim.

Sağlıklı ve hiçbir risk faktörü olmayan herkesin her yıl mutlaka D vitamini ölçtürmesi gerektiğini söylemek bugün için bilimsel olarak doğru değil. Ancak ileri yaş, osteoporoz veya kırık riski, obezite, emilim bozukluğu, bazı kronik hastalıklar, D vitamini metabolizmasını etkileyen ilaçların kullanımı ya da eksikliği düşündüren klinik bir durum varsa ölçüm çok daha anlamlı hale geliyor.

Ölçüm yapılmışsa da yalnızca rakama değil, insana bakalım.

Ben kişisel olarak 30–50 ng/mL civarındaki bir değeri, eksiklik bölgesinden rahatça uzaklaşmış ama gereksiz yüksekliğe de çıkmamış makul bir alan olarak görüyorum. Bunun herkes için zorunlu bir hedef olmadığının da altını çizmek gerekiyor.

Çünkü D vitamininde amaç 60’ı, 70’i, 80’i görmek değil.

Amaç yeterli olmak.

D vitamini önemli. Kemik ve kas sağlığındaki rolü tartışılmaz. Bağışıklık sistemi ve farklı hastalıklarla ilişkisi üzerine de çok sayıda çalışma var. Ama önemli olması, onu bütün yorgunluklarımızın, bütün ağrılarımızın ve bütün sağlık sorunlarımızın tek açıklaması haline getirmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Ne eksikliğini küçümseyelim ne de D vitaminini mucizeleştirelim.

Belki de bu yazının sonunda elimizde tek bir rakamdan daha değerli bir fikir kalmalı:

Azı eksiklik olabilir, çoğu fazlalık olabilir. Sağlık çoğu zaman ikisinin arasındaki doğru dengeyi bulabilmektir.

Sonrasını da biraz hekimimize, biraz bedenimize, biraz güneşe bırakıp hayatımıza devam edebiliriz.

Mümkünse keyifle.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve bultenizmir.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.